Güvenli Alanım

Sandra Pasensya, 22 Nisan 2020, İstanbul

Ortalama Okuma Süresi: 8 dakika

Ben kimim? Her şey bu soruyla başlıyor sanırım. Aldığımız her karar, attığımız ilk adımlar, gözyaşımızı dindirmeye çalıştığımız o en zorlu dakikalar, hatta gülücüklerin dans eden dudaklarımızdan ahenkle dışa döküldüğü anlarda bile… Her bir duygu, her bir düşünce, her bir davranış ile kendine bu kadar yaklaşırken…

Sen kimsin?

“Tanıdık bir soru. Herkes sormuyor mu bunu kendine? Nasıl bilmem ben kim olduğumu? Anneyim, babayım, öğretmenim, doktorum, komşuyum, çocuğum... Sonra duraksıyorum bir an. “Annemle babam için çocuk, kocam için eş, oğlum için anne, öğrencilerim için öğretmenim.” diyorum. Verdiğim cevaplar zihnimde yankılanırken, kalbimde bu yanıtlardan daha fazlası olduğuma dair bir şüphe, sorguluyorum. Kendime dair yepyeni bir keşifte olduğumu sezinleyen bir şekilde titreme hissediyorum içimde: Heyecan. Şimdi kendime çok daha yakınım. Toplumsal kimliklerimden uzak, kendi bedenimde bir duygunun beni rüzgarına katmasına izin verirken buluyorum kendimi. Deniz kenarında çıplak ayaklarımla kumlara basarken hissettiğim özgürleşme sarıyor çevremi. Gözlerimi kapatıyorum. Heyecanın her tonunu, her ritmini hissetmek istercesine. Kalbimin atışı, diyaframımın büyümesi, nefesimin soluksuz geçişi bedenimin müziğini oluşturuyor adeta. Dikkat veriyorum. Her bir nota ne anlatıyor bana? Orkestra şefi benim nasılsa. Nefesim son bir tur atıyor selam vermeden önce. Elimi kalbime koyduğumda gözlerimi usulca açıyorum. Dudaklarımdan tek bir cümle dökülüyor: Ben heyecanım.

Ben heyecanım!

Duyguyla başlıyor yolculuğun ilk adımı. Mutluluk, üzüntü, heyecan, endişe, korku, öfke ve sakinlik... Bambaşka maceraların kapılarını aralıyor duygular bize. Hayatta neler seni endişelendirir? Neler mutlu eder? Ne zaman yok sayılmış hissedip öfkelenirsin? Nerede sakince oturup kendinle baş başa kalmak istersin? Her bir olayda, duygumuza dikkat verip, bize ne hissettirdiğini anlamaya çalışırız. Sonra da ipuçlarını bir araya getirip gizli hazineyi bulmak istercesine düşüncelere dalarız. Zihnimizin kapılarını araladığımızda, bambaşka bir dünya karşılar bizi. Davranışlarımıza yön veren bir dünya...

Düşünceler, davranışlarımızın öncülleridir. Davranış, karar demektir. Neyi tercih edip, nasıl bir karar verdiğimizin ürünüdür. Hissederek düşünür, düşünerek eyleme dökeriz tercihlerimizi. Karar verme eylemi ise elek gibidir. Birini seçerken, diğerini elemiş oluruz. Motivasyonumuz, önceliklerimiz, önemsediklerimiz sahneye çıkar bir bir karar açıklanmadan önce. Hepsi mikrofonu eline alarak kendini tanıtır güvenli alanımız içinde. Hepsini dinleriz tek tek ve iki düşünce belirir tüm sahnede: Sabit düşünce ve gelişen düşünce.

Carol Dweck’in “mindset” kavramı ile açıklayıp “Aklını En Doğru Şekilde Kullan” kitabında belirttiği gibi, bulunduğumuz her olayda bizi yönlendiren, düşünce sistemimiz içinde gizlenen motivasyon tipimizdir. “Ben böyleyim, daha farklı olamam.”, “Elimden gelen bu kadar.”, “Başkalarının hatamı söylemesinden hiç hoşlanmam.”, “Hatalar gücümü azaltır.” Bu cümleler yankılanırken zihnimizde, içimizdeki baharat tohumları serpilir bedenimize. Biraz öfke, biraz korku ama bolca endişe... İçimizdeki küçük çocuk o baharatları toparlamaya çalışırken, bir yandan da dayanamaz ve sorar. “Hata yapınca sevilmeyeceğini mi düşünüyorsun?”, “Değersiz mi hissediyorsun seni beğenmediklerinde?”, “Güvenin mi kayboluyor kendine, gücünün azaldığını görünce?”

Farkındalık ilişkide başlar. Kendinle kurduğun ilişkide. Sabit düşünceden, gelişen düşünceye geçişin anahtarı da orada saklıdır. İçinde hangi değerinin yok sayıldığını bulduğun an, hangi duygunun tetiklendiğini hissettiğin zaman dönüşmeye başlarsın. Dönüştükçe gelişir, farklılaşırsın. Gelişen düşünce, bize “yapabilirsin” der her zaman. “Korkabilirsin ve yapabilirsin.”, “Endişelenmek serbest ve deneyebilirsin.” Bu bakış açısıyla devam ettiğimizde, cümlelerimiz de kendiliğinden değişmeye başlar. “Hata yapmak öğrenmek için bir fırsattır.” “Denersem başarabilirim.”, “Başkalarının bakış açısını görebilirim.”, “Korkumu anlayıp, mutluluğumu kutlayabilirim.”, “Kendimi seviyorum”.

Hayattaki en güzel keşiflerden biri kendinle olan ilişkinde özgür kalabilmek ve belki de kendini gerçekleştirebilmek. Maslow’un da İhtiyaç Hiyerarşisi Piramidi’nde anlattığı gibi, her şey en sade, en basit halden başlıyor. Beslenme, uykuyu ele alan “Fizyolojik İhtiyaçlar”; korunma, barınmayı içeren “Güvenlik İhtiyaçları”; arkadaşlık, aile gibi ilişkileri betimleyen “Sevgi ve Ait Olma İhtiyaçları”; özgüven, başarı, saygı gibi kavramların sorgulandığı “Değer İhtiyaçları” ve son olarak kişinin kendi potansiyelini ortaya koyabildiği “Kendini Gerçekleştirme” piramidin katmanlarını oluşturuyor. Bu piramide tırmanırken tek bir kural var. Bir sonraki kata geçebilmek için, her katta durup, o katın ihtiyacını tamamlamak gerekiyor. Tamamlanan her ihtiyaç, bize bir sonraki katın kapısını açıyor. Kendini gerçekleştirebilen insan ise, kendi güvenli alanını, aidiyet duygusunu ve değerlerini kendi potansiyeline katabiliyor. Bu nedenle dördüncü kat ile beşinci kat arasındaki geçiş çok değerli. Belki de sorulan son soru olduğun için...

Değerli miyim?

Kişinin kendi değerinin farkına varması, kendisiyle kurduğu ilişkideki altın bilezik. O bilezik, bileğe ne kadar rahat oturur, üzerindeki taşların çıkardığı ses ne kadar uyumlu olursa, kişi de kendini o kadar değerli hisseder. Birçok taş birbirine değerken, bir müzik başlar bileziğin çevresinde. Cesaret uyuma, uyum dengeye, denge güvene, güven sevgiye, sevgi umuda, umut bütünlüğe değdikçe, iç dengemizin nasıl harekete geçtiğini ve bize nasıl yeni bir hikaye anlatmak istediğini duymaya başlarız. İki yönlü bir hikayedir bu. Bir taraftan en değerli kelimem bana beni anlatacakken, diğer taraftan en çok ihtiyacım olandır aslında içimde yankılanan. Küçük bir çocuk güvenli alanımın tam ortasında kulağıma fısıldar: “Özgürlük”. “Ne kadar çok seviyor özgürce oynamayı.” derim içimden. Sonra bir an duraksarım. “Sadece sevmek değil bu. Güçlü yanı değil gördüğüm. Bana bir şey anlatmak istiyor.” Endişelerini, öfkelerini, hayatındaki sınırları, her yaratmak istediğinde karşısına çıkan kalıpları, engelleri, oynamak istediği anlardaki kısıtlanmalarını, beklentileri, süreleri, zamanları... Küçük çocuğun fısıltısındaki tını değişiyor kulağımda. “Bu çocuk özgür değil” cümlesi dökülüyor dudaklarımdan. “Ne kadar çok ihtiyacı olmalı koşulsuzluklara, keşiflere, maceralara...” Sonra daha fazlasını düşünüyorum. “Benim en değerli kelimem hangisi?”... İçimdeki heyecan bilinmeyenin getirdiği bir boşluğa dönüşüyor ve bir ses duyuyorum. “Sevgi”... Küçük çocuk anlatmıştı az önce. Derin bir nefes alıp, arkama yaslanıyorum. “Kendimi seviyor muyum?”

Kendinizle ilişkide kaldığınız, içinizde size ait olan her parçayı, her gün yeniden keşfedip sevdiğiniz keyifli bir yaşam yolculuğuna...